Öyle bir seyir defteri…

Nallıhan’ın Sarıçalı Dağı ve eteklerindeki güzellikler

15 Haziran 2012 Cuma, 09:14 | Gezi

Pazar günü Ankara’nın Nallıhan ilçesinde yürüyüşe gittim. Ankara’dan 185 km uzaklaşıp, hala Ankara sınırlarında olabilmek ilginç bir duygu. Haritada Ankara’nın batıya uzanan bir kolu gibi tüm ilçe.

Yol uzun olduğu için normalden yarım saat erken çıkacaktık, 6:45’te evden çıkıp, Batıkent’in İstanbul yolu ucuna kadar yürüyüp 7:30’da araca attım kendini. Yolda uyuyabileyim (ve bilumum işlerimi yetiştirebileyim) diye bir gece önce 4 saat uyudum. Ama heyhat, yolda uyumak mümkün olmadı. Ne zaman uyusam, kafam acayip biçimde düştü ve uyandım.

Nallıhan’da verdiğimiz yarım saat mola ile beraber saat 11 gibi yürüyüşe başlayacağımı Çulhalar Köyü‘ne vardığımızda, köyde bayram vardı, saat 14 gibi pilav ve ayrana davet ettiler. Yürüyüş planımız köyün eteklerinde bulunduğu Sarıçalı Dağı’na tırmanıp, daha sonra dağın öteki tarafındaki Karacasu Köyü‘ne inmekti. O yüzden geri dönmeyecektik. Bu çekici teklif dağın öbür tarafına geçmeden önce sık sık aklımıza geldi :)

Çulhalar’dan başlayarak Sarıçalı Dağı’na hafif hafif tırmanmaya başladık. Eğim giderek artıyor, uzun ama yavaş yavaş çıkıp, sık da mola verdikçe yorucu olmayan bir yokuş. Yine de yürüyüş yapmaya alışık olmayanlara önerilmeyecek düzeyde. O sık sık ağaç gölgelerinde verdiğimiz molalarda arkamıza baktığımızda, karşı dağları ve yerleşimleri yüksekten görebildik. Daha yükseldikçe daha geniş bir açı bizleri bekliyordu. Her bir durdurduğumuz ağaç gölgesi, esintinin de etkisiyle “beni burada bıraksanız, tüm gün burada yayılıp otursap, kitap okusam” dedirtti bana.

Dağın tepesine vardığımızda, 1740m yükseklikte geniş bir düzlükle karşılaştık. Uzun bir çıkıştan sonra, rahat rahat yürümek büyük bir keyifti. Önce silindir şeklinde dikilmiş bir taşa denk geldik. Etrafında bir sürü uğur böceği olması, bu tür taşlar ile ilgili yerel halkın öykülerini hatırlattı. Biraz ileride de bir dilek kuyusu (daha doğrusu çukuru) vardı. Düzlükten dört bir taraf ayaklarımız altındaydı. Çulhalar Köyü’nün ne kadar küçük görüldüğüne baktıkça, “biz buradan mı geldik, vay…” dedirtti. Kaya şekillerinin ve yarıkların birbirinden güzel görüntüleri de cabası.

Düzlükte ilerledikçe çayırlar, ağaçlar, aralarındaki değişik bitkilerle karşılaştırık. “Şakayık” olduğu söylenen bir bitki kimine göre uzaktan bir gül, kimine göre ise fazla besili bir gelinciğe benziyordu. Yıldırım çarpmış bir ağaca da denk geldik, yağmurlu havalarda dağın tepesinin yıldırım çektiğini de söylediler. “Karamuk” bitkisinin yapraklarının tadı aynı kuzukulağına benziyordu, limonlu ve ekşi tadını almak için arasıra geçtiğim bitkilerden koparıp ağzıma attım.

Tekrar adını koydum, yürüyüşten önce hiçbir ahval ve şeraitte unlu mamül yememem gerekiyor. Nallıhan’a yol uzun olunca, pek acıkmıştım ve yarım saat molada önüme ne geldiyse saldırdım (bazlama tostu ve poğaça). Sonuç olarak mideme oturdu ve yürüyüş sırasında uzuuun süreler onun ağırlığını hissettim, acıkmadım, acıkmadığım için öğünlerim kaydı ve bir öğünü kaybettim…

Dağdan aşağı inmeye başladığımızda ise artık bitki örtüsü iyice değişmiş, İç Batı Karadeniz’deki o güzel ormanlardan birinin içinden geçmeye başlamıştık. Yüksek ve yeşil ağaçlar arasından iniyorduk. İnişin sonunda “Uyuzsuyu Şelalesi”nin olması gerekiyordu ama hiç su sesi duymamamız daha yolumuzun daha uzun olduğunu gösteriyordu. İnerken yer yer dönüp dağın farklı yerlerindeki dik yamaçlara baktığımızda, “ne yani biz bunun tepesinde miydik” demeden duramadık. Dağın belli yerleri çok dik kayalıklardan oluşurken, bizim indiğimiz yüz ise tabanı sağlam bir ayakkabı dışında ek bir ekipman olmadan (baston kullanmak tercih nedeni) inilebilir idi.

Şelaleye vardığımızda, çayıra yayıldık uzun bir mola verdik. Yürüyüş sırasında arada verdiğimiz molalarda da pek hızlı toparlanamadığımızdan (grubun birbirinden kopmaması için de) şelaleye gelmemiz 16:00’yı buldu. Neyse ki yazın gündüzler uzun…

Şelalede tabelaya “Karacasu (Uyuzsuyu) Şelalesi” yazmışlar. Sanırım Uyuzsuyu ismi iter insanları diye düşünüp, adını yakınındaki bir köyden alsın diye uğraşışlar. Oysa bu tip isimler özgünlük sağlıyor. Cins olsun diye, değişik isimler vermeye kasılsın demiyorum ama asıl ismini korumak, kültürü korumanın bir parçası aslında.

Şelaleden sonra artık dere yatağını takip etmeye başladık. Derenin yürümeye izin veren yerlerini kollayarak, dere bir o tarafına bir bu tarafına geçtik. Tabii dereden geçmek için her zaman taşlar ya da kütüklerden yapılmış köprüler işe yaramadı, ayakkabılarımızı ve paçalarımızı ıslattık da yer yer. Neyse ki buna hazırlıklı gelip, yedek ayakkabı ve çorap bulunduruyorduk hepimiz. Öyle olmasa bile, sıcak havada ıslak ayaklar ferahlamayı bile sağlıyor :).

Karacasu Köyü’ne vardığımızda, bizi aracımızın da beklediği köyün konaklama/yemek yerine vardık. Kültür gezisi yapan teyzelerin şaşkın bakışları arasında 30 kadar kişi içeri doluştuk. Soğuk ayran ilaç gibi geldi, bir tane yetmedi, iki bardağı birden hüplettim.

Dönüş yolunda, önce Beypazarı’ndan geçtik, festival varmış, akşam saatinde trafiğe yakalandık. Ayaş’ta ise çorba içmek için durduk, ben ama hemen dutçunun elindeki dutlardan 1.5 kg aldım. Daha tam hepsinin olgunlaştığı zaman değil (o zaman da bir hafta falan sürüyor anca) ama çoğu orta karar, bir kısmı tam kıvamında lezzete sahip oluyorlar.

Eve varıp, duş alıp, kendimi yumuşak yatağa bıraktığımda saat 23:00’ü gösteriyordu. Nallıhan’a gidiş/gelişteki uzun yola hepsinin değdiğini düşündüm. Bir günde, birçok şeyi azar azar tadarak geçmiştim bile. Bir de aralarda molaları daha kısa tutaydık, çok daha erken evimize varabilirdik :).

  1. “Nallıhan’ın Sarıçalı Dağı ve eteklerindeki güzellikler” İçin Yapılan 1 Yorum

  2. Erhan Özer 18 Haziran 2012 Pazartesi günü dedi ki :

    Nallıhan ve çevresini sitenizde yerde verdiğinin için teşekkür ederim. Tekrar beklerim.

    Bu seferde Çayırhan Juliopolis antik kenti, Kuş cenneti, Tekne ile gezin derim..

    Teşekkürler

Bir Yorum Yazın