Öyle bir seyir defteri…

Çeltikçi Ağsar Kalesi’ne Dönüş

10 Haziran 2012 Pazar, 00:52 | Gezi

Uzun zamandır gittiğim/gördüğüm yerler, yaptığım yürüyüşleri yazıya dökememişim. Şöyle bir döndüm günlük yazılarıma baktım da, en son geçen sene Eylül’de yaptığım tatilden beri bişiler yazmamışım. O Eylül’e kadar bile arada bir sürü atladıklarım var. Isparta’da dağ şenliğiyle Dedegül’e çıkış, Kıbrısçık’ta dağ maratonu ve daha niceleri…

Ablam gibi ben de leyleği havada görmeyi seven bir insanım. Ancak onun kadar zaman ayırıp gördüklerimi yazıya dökemediğim için onu pek kıskanıyorum :).

Gelelim yazımızın konusuna… Yazmaya fırsatım olmadıklara hayıflanmayı bir kenara bırakıp, geçen hafta Pazar günü Çeltikçi yakınlarındaki Ağsar Kalesi civarlarında yaptığımız yürüyüşten bahsedeyim. Oraya ilk kez geçen sonbaharda (Kasım’da) gitmiştim, yürüyüş rotasını çok beğenmiştim, bu kez de ilkbahar sonunda nasıl olduğunu görme fırsatım oldu.

Yürüyüşe çiçekler ama daha da güzeli limon kekikleri (ve kokuları) arasından geçerek başladık. Yolun önemli bir kısmı boyunca o kekikler bizi izlediler. Çeltikçi’ye Ankara-İstanbul otobanı üzerinden varıyoruz, bunun en kötü tarafı E-5’teki enfes sabah/akşam lokantalarından mahrum kalmak oluyor. Otoban üzerinde Ankara çıkışında işe yarar bir yer yok :/. Sabah kelle-paçamı içememiş olmanın verdiği etsizlikle, kekik kokuları daha bir içime işliyor.

Seyrek ağaçların bulunduğu açıklık bir bölgede, genellikle keçi patikalarını izleyerek tepelerin yamaçlarından ilerledik. Yöre seyrek ağaçlara sahip olmasına karşın, güzel yamaçları, tepeleri, vadisi ve deresiyle çok güzel görüntülere sahip. Fotoğraflar hakkını veremiyor.

   

Yürüyüşün başlangıcı ile sonu dışında su bulamayacağımız için, bendeniz bol su içer (ve boşaltır) bir insan olarak, sıcak havayı da hesaba katarak sırtımda 4.5 litre su taşımak zorunda kaldım. Elbette yürüyüş ilerledikçe su azalıyor ama insan bu tip durumlarda Mart-Nisan civarı yapılan yürüyüşlerin değerini daha bir iyi anlıyor.

Tabii ben en azından su taşıyordum, doğa meraklısı bazı arkadaşlar (başta Jak olmak üzere) çeşitli kaya parçalarını çok beğenerek çantalarına attılar. Bazılarının çantaları yürüyüş sonunda ciddi biçimde ağırlaşmıştı. Onun yaşına geldiğimde Jak kadar enerjik ve sağlıklı bir bedene sahip olmak en büyük isteklerimden biri :).

Yürüyüşte yeni kışlık dağ ayakkabılarımı da ilk defa denedim. Yaz ortasında kışlık dağ ayakkabısı mı? Evet! Çünkü kışın çok pahalı oluyor meretler, geçen kış o yüzden almayıp 3 mevsimlik (baharlar+yaz) ayakkabım ile yine idare etmiştim, ödülü olarak şimdi yarı hatta üçte bir fiyatına alabildim. Ayakkabıyı açmak için haftaiçi de iki gün kullanmıştım. Meret ağır ama kaya gibi. Alıştıkça pek seveceğim (özellikle karlarda ve engebeli arazilerde).

Yürüyüşün ilk bölümünde inişli çıkışlı yamaçları takip ederek, Ağsar Kalesi’ne kadar varıyoruz ve yemek molası veriyoruz (lembas zamanı!). Kalenin surlarının önemli bir kısmı yıkılmış olduğundan gölge bulmakta zorlandık, ben hemen bir ağaç altında yerleştim. İlk işim ayakkabıları ve çorapları çıkarıp hava almalarını sağlamak oldu.

Dönüş ise tamamen ayrı bir öykü. Çoğunlukla dik, kayabilen keçi patikalarından indiğimiz için gerçekten yer yer zorlayıcı bir hal aldı. Bastonu olmayanlarla baston paylaşıldı. Sağ dizimin “merhabaaa ben de buradayım” dediğini bol bol duyduğum bir dönemdi. İnişin sonunda, vadinin tabanında ise bizi Alicin Deresi bekliyordu.

Dereyi birkaç kez şapadaşupada geçtik… Dere aralarında gerçekten insanın uzanıp saatlerce kafa dinleyebileceği güzellikte ve sakinlikte yerler vardı. Sabahtan sırf bu amaçla gelip, yayılasım geldi tüm gün.

Yürüyüşün sonundaysa kayaya gömülü bir tarihi yapı vardı. Dik bir yamacı tırmanmaktansa, uzaktan bakmayı yeğledik. Üzerinde yeterli araştırma yapılmadığı için ne olduğu tam bilinmiyor, “manastır” diyorlar ama fresk falan vardıysa da içinde kalmamış girenlerin söylediğine göre.

Bu da aynı yürüyüşün sonbaharından bir kare olsun:

   

Yine gelecek ben…

Bir Yorum Yazın