Öyle bir seyir defteri…

Mihalıççık’a Dönüş

02 Nisan 2017 Pazar, 16:53 | Gezi

Uzun zamandır yürüyüş yazısı yazmıyordum. Sosyal medyanın gözü kör olsun, kısaca birkaç cümle karalayıp, birkaç fotoğraf iliştirip sıvışma kolaylığına kaçıp duruyorum. Hatta çoğu zaman etiketlenen fotoğraflarla bile yetiniyordum.

Dağ yürüyüşleri (trekking) zaman ayırabildiğim ve fiziken bir sorunum olmadığı sürece yapmayı en sevdiklerim arasında yer alıyor. Yaklaşık 6 yıl önce yazdığım yazıma bir göz atmak isteyebilirsiniz.

İlk göz ağrım Gökhan Koçak Ankara çevresinde yürüyüş rehberliğini bıraktığından beri ise içimden bir türlü yürümek gelmiyordu. Onunla yürüyen kiminle konuşsam, sudan çıkmış balığa dönmüş durumdalar. Yine bir gün Gökhan’a kiminle yürüyeceğim diye söylenirken “gel beraber yürüyelim ikimiz” dedi. Aylar sonra yine yeşil sahalardaydım :)

Son yıllarda en sevdiğim rotalardan biri ile Eskişehir’in Mihalıççık ilçesinde Gökçekaya Barajı yakınındaki Çalkaya Köyü’nden başlayarak Mıhlıkaya tepelerine doğru tırmanmamız. İlk olarak 2015’in Ekim’inde yürümüştüm. Bir kere 2016’da, son olarak da iki hafta önce Gökhan’la kendimi aynı tepelerde buldum.

Mihalıççık, eskiden Ankara’nın bir ilçesiyken, daha sonra Eskişehir’e bağlanmış. Aslında her iki şehre de uzak: Eskişehir 90 km, Ankara’ya da 170 km. Yürüyüşe başladığımız Çalkaya Köyü ise Ankara sınırına yakın, Mihalıççık’ın kendisine 45 km olduğu için neredeyse Eskişehir ve Ankara’ya eşit uzaklıkta (~135 km).

Ülke genelinde köyler boşalıp kente göç varken, Çalkaya gibi en yakın kente bu kadar uzak olan bir köy bu göçten fazlasıyla nasibini almış. Köyde gördüğüm insanların çoğu dede-nine yaşlarında. En genci, haftasonu ailesine yardım etmek için gelmiş (orada yerleşik oturmayan) 40 yaşlarında bir adamdı. O da sonra evine dönecekti. Köyde genç yok, köyünden ayrılmak istemeyen o nesil de yaşamlarını tamamladıklarında köyde kim yaşamaya devam edecek diye düşünmeden edemedim.

İlk gittiğimiz 2015 yılında, kalabalık bir ekiptik, birileri “satın alabilecekleri” bişiler sorduklarında köylüler anlam veremeden bakmışlardı onlara. Haliyle diğer köyler gibi yol geçen hanı değiller ki. Öyle turistik bir yer de değiller. Tahminim sadece kendilerine yetecek kadar üretim yaparak yaşıyorlar. Yine de biz yürüyüşten döndüğümüzde ise, bizim için yakın çevredeki ağaçlardan ceviz toplamışlardı. Öyle az-buz miktarda bir ceviz de değildi (30 kişiye yetecek kadar). Sanırım uzun zamandır yediğim en lezzetli cevizdi. Şu anda bizlerin şehirlerde ceviz yiyebilmek için verdiğimiz parayı düşününce insanın içi tekrar cız ediyor. Buralarda ağaçtan toplanabilen o lezzetli cevizler hiç biz şehirli insanlara ulaşamıyor bile. İşsizliğin dizboyu olduğu ülkemizde, kimse gelip buralardan o cevizleri toplamıyor, yiyebilecek insanlara ulaştırmıyor. Ya da başka bir bakış açısıyla yiyebilecek insanlar buralarda yaşamıyor. Cevizlerimiz de heba oluyor. Bu belki tamamen başka bir yazının konusu ama yürüyüş için geldiğimde bunları da düşünmeden edemiyorum. Benim için yürüyüş rahat bir kafa ile birçok şeyi düşünmem için her zaman güzel bir araç olmuştur.

Sabah 7’de Gökhan’ı çevreyolu çıkışının oradan aldıktan sonra, Çalkaya Köyü’ne varmamız düşündüğümüzden çok daha hızlı oldu. Sabah 9’da oradaydık. İki kişi yürüdüğümüz için de, grup halinde yürüdüğümüzden çok daha hızlı mesafe aldık.

Ben 6 aydır dağda yürümediğim için kaslarım alışık değildi. Yine de iyi ayak uydurdum gibi geliyor. Beynim de alışkanlığını yitirmiş: Topuklarıma yara bandı takmayı unutmuşum (dik tırmanışlarda ayakkabının içinde ayağım gezdiği için su toplayabiliyor). Yol ortasında durup kar tozluğundan başlayarak bir çıkarma ve geri giyme eylemi için kafadan bir 15-20 dakika mola vermek zorunda kaldık.

Rota, tüm klasik Gökhan rotaları gibi yürüyüşün ilk yarısında aralıksız bir tırmanışın ardından aralıksız iniş içeriyor (ufak-tefek iniş-çıkışları saymazsak). Orman yolu, açık arazi, keçi patikası, kayalıklardan yürüme, ne ararsanız bu rotada var. Her dönüşte, her bakışta enfes manzaralarla.

Tırmandığımız tepenin güney yamaçları Akdeniz ikliminde olduğundan yumuşak olmasını bekliyorduk. Çıkmaya başladığımızda hava ılıktı, ben her zamanki gibi hızla ter atmaya başladım. İlkbaharda olmamıza rağmen daha ağaçlar çiçek açmadığı ve yerde sonbahardan kalan yapraklar olduğu için bir sonbahar yürüyüşü tadı yakaladım yer yer. Yine de yükseldikçe hava soğudu, rüzgar sertleşti, karlar içinde yürümeye başladık. Ben erkenden bir üst değişmek zorunda kaldım. Dönüşün son iki saatinde, karlardan indiğimizde ise daha önce kuru geçtiğimiz yumuşak iklimde bizi yağmur bekliyordu. Hafif ve çiselediği için güzel bir tat kattı yürüyüşümüzün sonuna.

Daha yürüyüşün başında önümüzden (bir 50-70 m) iki dişi geyik koşarak geçtiler. Yürüyüş sırasında bir karaca sürüsünün ayak izlerini gördük karda (tabii ben ayırt edebildiğimden değil, Gökhan’ın yalancısıyım). Sonlara doğru daha farklı ayak izleri de gördük:

gokcekaya_ayakizi_20170319

Grup halinde geldiğimizde Mıhlıkaya’ya kadar çıkıp, oradan geri dönerken, bu sefer Mıhlıkaya’nın yanı sıra yangın kulesinin olduğu daha yüksek olan tepeye de çıktık. Tüm yürüyüş toplam 15 km sürmüş. Toplamda ise 1100 m dikey olarak tırmanmışız. En yüksek çıktığımız tepe olan yangın kulesi 1850 m idi.

Yangın kulesinden baktığımızda, yürüyüşe başladığımız köy çok uzaklarda görünüyordu:

gokcekaya_yangin_kulesi_20170319_131513

Mıhlıkaya her zamanki gibi formundaydı. Sert rüzgar olmasa, orada yemek molası verip yine uzun uzun seyretmek isterdim:

Yemek molasını daha korunaklı bir yerde verdik. Klasik menüm, et ve ot idi :). Birer demet roka ve tereyi bir akşam önceden ızgaraladığım köftelerle yidim. Gökhan’la beraber girebildiğimiz nadir karelerden birini o sırada çektik:

gokcekaya_yemekmolasi_20170319

Yemekten sonra inerken çoğunluğu keçi olan bir sürüye ve sahibine rastladık. Yeşilyurt Köyü’ne yaklaşmışız. 20 yıl kadar önce Çalkaya’dan kopup buralara gelip Yeşilyurt’u kurmuşlar. Sürüde 250 baş hayvanı varmış. Komşuları istedikçe arada keçilerin sütünü sağsalar da, çoğunlukla uğraşmıyorlarmış. İhtiyaçları yokmuş. Yine şehirde yokluk, buralarda bolluk anı. Cömert sürü sahibi, bir sonraki gelişimizde önceden haber vermemizi ve bize et yapabileceğini söyledi.

gokcekaya_suru_20170319

İki kişi olup hızlı yürümekten kazandığımız zamanları fotoğraf çekmekle harcadık. Benimle yürüyenler bilir, fotoğraf çekmekle hiç uğraşmam :). Aslolan yürümektir benim için. Genelde grup halinde çekilen bir sürü fotoğraf olur (n kişi yürüyünce), ben de onlardan nasiplenirim olduğu kadar. Gökhan molaları genelde fotoğraf molasına çevirdi. İlk başta ben hiç ilgilenmiyordum olayla (Gökhan’ın fotoğrafını çekmek dışında), sonra bir anda jeton düştü “yav ilk defa benim de doğada fotoğrafların olabilir” deyip Gökhan kendine ne poz çektirdiyse, aynısından bir tane de içinde kendim olanları çekmesini rica ettim :). Sonuç olarak ilk defa katıldığım bir yürüyüşte tek başıma afili fotoğraflarım oldu.

Çalkaya’dan Mihalıççık’a doğru giderken, bir virajda durup yine “sulu” bir fotoğraf çekmeyi de ihmal etmedik:

gokcekaya_viraj_20170319_174131

Yürüyüş sırasında yağmurdan ucuz yırttığımızı farkettik, çünkü arabayla Ankara’ya dönerken gök üzerimize boşalıyordu. Dönüşümüz yavaşladı, hatta Ayaş’ta bir çorba molası bile verdik sonunda.

Otobüsle langır-lungur, çay molalı, vs yavaş yavaş gittiğimiz için yolu beni çok yoran Mihalıççık yolu, arabayı kendim kullanmama rağmen bu sefer çok dinlendirici oldu. Kendi tempomuz ve kendi arabamızla gitmenin tadı gerçekten farklı oldu.

Aynı yerdeki geçmiş yıllardaki yürüyüşlerden de birkaç fotoğraf ekleyeyim:

Bu sene tekrar fırsatım olur mu bilmiyorum ama 2018’de tekrar bu tepelere dönmeyi iple çekiyorum.

Bir Yorum Yazın